Sevgili Newmacy takipçileri, bugünkü yazımızda “Kaç çeşit keklik var” konusuna odaklanıyoruz.
Kayseri’nin Dağlarında Başlayan Sessizlik
Kayseri’de sabahlar hep biraz serttir. Hava yüzüne çarpar, sanki seni uyandırmakla kalmaz, aynı zamanda kendine getirir. 25 yaşındayım ve hâlâ bu şehrin sabahlarına alıştığımı söyleyemem. Her gün aynı sokaklardan geçiyorum ama her gün içimde başka bir düşünceyle uyanıyorum. Defterlerim dolu; yarım kalmış cümleler, çizilmiş kelimeler, bazen de sadece tek bir soru: “Ben nereye aitim?”
O sabah yine erkendi. Dağların silueti pencerenin kenarından görünüyordu. İçimde açıklayamadığım bir sıkışma vardı. Sanki bir şey beni çağırıyordu ama adı yoktu. Montumu giydim, kimseye haber vermeden çıktım. Yürümek hep iyi gelirdi bana; özellikle de şehirden uzaklaştıkça.
O gün bilmiyordum ama aklımda gün boyu dönecek bir soru beni bekliyordu: Kaç çeşit keklik var?
Dağın Kalbinde İlk Karşılaşma
Şehirden uzaklaştıkça sessizlik büyür. Ama bu sessizlik boş değildir. Rüzgârın sesi vardır, taşların sesi vardır, bir de en çok unutulan: canlıların sesi.
Bir patika yolunda durdum. Aşağıda kuru otların arasında bir hareket hissettim. Önce rüzgâr sandım. Sonra bir anda birkaç kuşun hızla yükseldiğini gördüm. Kısa, kesik kanat çırpışları… Gri-kahverengi tonlarda, yere çok yakın uçuyorlardı. Kalbim hızlandı.
Keklikti.
O an içimde garip bir heyecan yükseldi. Sanki çocukken ilk kez kar görmüşüm gibi. Gözlerimle takip ettim. Uzaklaşırken bile seslerini duydum. Birkaç saniye sonra ortalık yine sessizleşti.
Ama içimde bir şey değişmişti. Sanki o an sadece bir kuş görmemiştim; bir hatıranın içine düşmüştüm.
“Kaç çeşit keklik var?” sorusu zihnime takılırken
Yoluma devam ettim ama artık hiçbir şey aynı değildi. Aklım o kuşlarda kalmıştı. Kendime sürekli aynı soruyu soruyordum: Kaç çeşit keklik var?
Bunu daha önce hiç düşünmemiştim. Keklik benim için sadece dağlarda görülen bir kuştu. Ama o an fark ettim ki hiçbir şey göründüğü kadar basit değil.
Defterimi çıkardım, taşın üzerine oturdum. Yazmaya başladım:
“Bugün keklik gördüm. Ama hangi tür olduğunu bilmiyorum. Belki de hiç bilmiyorum.”
O anda fark ettim; aslında bilmediğim şey sadece kuşlar değil, hayatın kendisiydi.
Dedemin Sesi ve Eski Hikâyeler
Akşam olunca eve döndüm ama içimde dağ hâlâ duruyordu. Dedem mutfakta çay içiyordu. Onunla konuşmak genelde iyi gelirdi. Çünkü o, susarak bile anlatabilen bir insandı.
Ona keklik gördüğümü söyledim. Başını hafifçe kaldırdı. Gülümsedi.
“Dağ kekliği görmüşsündür,” dedi.
Sonra sustu.
Ama o sessizlik bile bir şeyler anlatıyordu. Dedem eskiden avcılık yaparmış. Gençliğinde dağlarda çok vakit geçirmiş. Kekliklerin izini sürmekten bahsederdi bazen ama asla detay vermezdi.
Dayanamayıp sordum:
“Dedeciğim… kaç çeşit keklik var?”
Bir an durdu. Çayını karıştırdı. Gözleri uzaklara gitti.
“Bizim buralarda bildiğimiz üç dört tür vardı,” dedi. “Ama isimleri değil, izleri önemliydi.”
O an içimde bir şey kırıldı. Sanki bilgi değil de duygu arıyordum ve bunu yanlış yerlerde arıyordum.
Dağ Kekliği, Çil Keklik ve Adını Bilmediğim Diğerleri
Okumaya Değer: Kaç W ampul iyi aydınlatır ?
O gece interneti açtım. Uzun uzun araştırdım. keklik türleri, Türkiye keklik çeşitleri, dağ kekliği, çil keklik…
Karşıma isimler çıktı. Bilimsel adlar, latincesi olan türler, coğrafi dağılımlar…
Ama içimdeki boşluk dolmadı. Çünkü ben isim değil, his arıyordum.
Yine de öğrendim: Anadolu’da en çok bilinen türlerden biri dağ kekliği (Alectoris chukar) idi. Bir de çil keklik diye anılan türler vardı. Farklı bölgelerde farklı alt türler… Her biri ayrı bir coğrafyaya, ayrı bir hayata bağlıydı.
Ama ne kadar okursam okuyayım, o sabah gördüğüm kuşların içimde bıraktığı hissi tarif edemiyordum.
Defterime şunu yazdım:
“Belki de soru yanlış. Kaç çeşit keklik var değil… Kaç tanesini gerçekten görebiliyorum?”
Yalnızlık ve Dağın İç Sesleri
Sonraki gün tekrar dağa çıktım. Bu sefer acele etmedim. Sanki birini bekler gibi yürüdüm. Ama gelen kimse yoktu.
Yol boyunca kendime kızdım. Çünkü bazı şeyleri çok geç fark ettiğimi düşünüyordum. İnsan bazen gözünün önündeki güzelliği bile göremiyor. Ben de öyleydim.
Bir kayanın üzerine oturdum. Rüzgâr saçlarımı dağıtıyordu. Gözlerimi kapattım.
Ve yine o ses…
Keklikler.
Uzakta, belki görünmeyen bir yerdeydiler. Ama oradaydılar. Bu kez görmüyordum ama hissediyordum.
O an içimde garip bir umut oluştu. Sanki hayat bana sessizce “hala buradayım” diyordu.
Kendimle yüzleştiğim an
Gözlerimi açtığımda içimde bir şey netleşmişti. Aslında kaç tür keklik olduğunu bilmemek beni eksik yapmıyordu. Ama hiçbir şeyi merak etmemek beni boş yapardı.
Kendime şunu söyledim:
“Sen sadece bakmıyorsun. Kaçırıyorsun.”
Bu cümle ağır geldi. Ama gerçekti.
Hayatımda ilk defa bir kuş, bana kendimi düşündürmüştü.
Bir Soruya Dönüşen Yol
Şehre döndüğümde her şey aynıydı. Ama ben aynı değildim. Sokaklar dar, binalar yüksek, insanlar aceleciydi. Fakat içimde hâlâ dağın sessizliği vardı.
Defterimi açtım. İlk sayfaya büyük harflerle yazdım:
“Kaç çeşit keklik var?”
Altına bir cümle daha ekledim:
“Bilmiyorum. Ama öğrenmekten çok, görmeyi öğreniyorum.”
O günden sonra bu soru benim için bir bilgi sorusu olmaktan çıktı. Bir hayat sorusuna dönüştü.
Bu içeriğimizin sonuna geldik. Newmacy olarak “Kaç çeşit keklik var” hakkındaki sorularınızı yorumlarda paylaşabilirsiniz.
İçimde Kalan Keklik Sesi
Sizin İçin Seçtik: Kaç çeşit bakteri var ?
Bazen gece olduğunda pencereden dışarı bakıyorum. Kayseri’nin ışıkları uzakta yanıyor. Şehir uyumaya hazırlanıyor ama benim içim hâlâ uyanık.
O sabah dağda gördüğüm keklikleri hatırlıyorum. Kanat seslerini, toz kalkışını, o kısa ama yoğun anı…
Belki hâlâ kaç çeşit keklik olduğunu tam olarak bilmiyorum. Belki hiçbir zaman da bilmeyeceğim.
Ama artık bunun bir eksiklik olmadığını biliyorum.
Çünkü bazı sorular cevap bulmak için değil, insanı yürütmek için vardır.
Ve ben o soruyla yürümeye devam ediyorum.